Tenha yeşilliklerde ya da iki duvar arasında açan papatyalara alıştık. Baharı kelebeksiz karşılamaya da… Taş, beton arasında bir otoparkta, yolunu şaşırıp saçlarımıza konan bir uç uç böceğine de… Kır çiçeklerini çiçekçi dükkanlarının gösterişli buketlerinde koklamaya da alıştık. Küçük kıpırtıları unutmayı kabullendik, söz birliği etmişcesine...
Bugün, yaklaşan adımlarıyla düne ait çok şeyi uzaklaştırdı bizden. Bir şeyler dünde kaldı.
Ama, biz... Biz, yine de…
Alışamadık, paylaşıma açık aşklara… Alışamadık, mülkiyetsiz sevmelere… Sevemedik, ortak kullanılan sevda sözlerini...
Mutsuz aşkları anlatan şiirlere direndik. Film karelerini kopyaladık, hayallerimize yapıştırdık. Romanlar okuduk, beyaz kelimelerle yazılı... Görmezden geldik, yenilgilerimizi...
Her şey, kış günlerinde tesadüf ettiğimiz geçici baharlara sığınmak içindi.
Akçaorman’a uğramak geldi içimden.
Zorlu bir kışın, zorlu yeni başlangıçların olduğu bir zamanda yazıp durmuştum akçaorman’da…
Yalnızlığın içinden çıkıp gelen bir kadın. Şehirde kaybolan bir kadın. Arayışlar…
Bir kıyı kasabasının, hayalleri, umutları ve aşkı yaşatacağına inanma çabası…
Hep aynı yerden başlayıp, hep aynı yerde bitirmeler.
Akçaorman'da ya da değil. Kuşatılmışlıklarımız hep, aynı.
Toprak rengi bir kumru.
Kanatlarım kırılgan, varım yoğum kırılgan kanatlarım...
Gökyüzüne kırardım kanatlarımı.
Bulutların beyazına dokunurdum.
Gökkuşağına varırdım, en güzel düşleri dilerdim gökkuşağının kemerinin altında.
İstanbulda, bir küçük bahçeyi kendine akçaorman yapmış bir genç kadınla arkadaş olurdum. Onun, bazı sabahlar toprağa bıraktığı bulgurdan, ekmek parçalarından yerdim. Çiçekleri kurumuş saksıların tabağından su içerdim. Diktiği çiçeklerin arasında dolaşırdım nazlı nazlı. Belki, bir IHLAMUR ağacının dalına çer çöpten yaptığım bir yuvam, bir kumru sevdiğim olurdu
Bir kumru olabilseydim eğer; yalnız, genç kadına gökyüzünden bulutlar, gökkuşağı yüklü düşler getirirdim
Akçaormanda, bir IHLAMUR ağacının altında bir kadın dinleniyor. Kadın şiir yazmaya çalışıyor. Bakışları, sarıya dönen yapraklarda, bulutlu gökyüzünde… Yalnız. Şiir yazmaya çalışıyor. Sayfalarının arasında kurutulmuş papatyalar saklı defterine şunları yazıyor:
“Derin özleyiş
Asırlık bekleyiş
Kör gece
Martısız İstanbul
Işıksız kıyı
Topraksız çiçek
Sahipsiz fotoğraflar
Unutulmuş şarkı sözleri
Silik hayaller
Flu umutlar
Kadının yazdığı bir şiir değil. O, hiç şiir yazamıyor.
Yorgun ve yalnız bir cumartesi gecesi, düşler yazılır ancak…
Gözlerimi aralıyorum, sabahın erken saatleri… Güneşin sarı ışıkları beyaz tülü geçip, odamıza dolmuş. Hava sıcak olacak, sabahtan belli. Derin ve huzurlu bir uykudasın. Seni uyandırmaktan ürkerek, sessizce mutfağa gidiyorum. Ocağın altını yakıp; çaydanlığı, demliği ocağa koyuyorum. Klasik rize çayına, bir tutam tomurcuk katıp demlenmesini bekliyorum. Mutfak mis gibi çay kokmaya başlıyor. Senin için yaptığım portakal reçelini çıkarıyorum önce. Çilek reçelini de çok sevdiğin aklıma geliyor, ondan da çıkarıyorum senin için. Zeytin, peynir, ince ince dilimlenmiş domatesler ve kabuğu soyulmamış körpecik bademler… Kahvaltı masamız hazır. Dün akşam, evimize gelirken getirdiğin ekmeği ince ince dilimliyorum, bana hediye aldığın ekmek kızartma makinesinde kızartıyorum. Mis gibi demlenmiş çay kokusuna, mis gibi kızarmış ekmek dilimlerinin kokusu karışıyor. Ve portakal reçeli… Yanına geliyorum... Gözlerini aralıyorsun, sabahın erken saatleri… Güneş, sarı ışıklarıyla beyaz tülü geçmiş, odamıza dolmuş.
Beyaz örtülü ekmek sepetinde, kızarmış ekmek dilimleri...
Dün akşam, eve gelirken getirdiğin ekmek...
Ve benim, senin için yaptığım, portakal reçeli, çilek reçeli…
Ötesi yok. Mutluyuz.
Müzik susmasa, sabaha dek kendi kendine çalsa...
Bu akşam, aldığım kitabımın ilk sayfasına adımı ve günün tarihini yazmak içimden gelmedi. Oysa kitaplarıma adımı ve tarihi yazarım hep.
Renklipamuklar tatile gitti. İkimizin yerine tatil yapacak. Benim yerime de çıplak ayak yürüyecek kumsalda...
Bu gece bir bardak ballı sıcak süt ve kötü rüyalarla bölünmemiş yekpare bir uyku istiyorum sadece.